Koskoca İstanbul Film Festivali geldi geçti. İzlediğim filmlerle ilgili iki söz yazamadım.
Ama Bok Çukurundaki Kadın adlı filmi es geçemem. En azından bir iki not almalıyım bir kenara.
Film çekmeye çalışan genç bir yapımcı ve yönetmenin dış sesiyle başlıyor. İlk 10-15 dakika neredeyse kanımızı donduruyor. Salon bir anda buz kesiyor. Duygu bana dönüp; “Sakın ha böyle devam edecek de me, çıkarım!” diyor.
Ben, festival katalogundan hatırladığım kadarıyla “Hayır canım komik bir film bu diyorum.” Ama bir yanda da tedirginim.
Çünkü gördüklerim hangi noktada beni güldürecek emin değilim.
Duygu’yu filmde kalmaya ikna etmek fazla sürmüyor. Yönetmenin ilk “Cut” demesiyle hemen bildiğimiz steril ortama geçiyoruz. İphonelar, ipadler, kahveci, tall, not fat, one shot sözleri…
Bunu söylerken elimizde Starbucks bardaklarının olması beni film boyunca epeyce utandırdı. Onu da ekleyeyim.
Şimdi şu resme bir bakın. Size ne çağrıştırıyor? Kimileri yalnızca üst üste dizili lego parçaları görüyor olabilir. Ancak burada minimalist lego becerisiyle yapılmış bir Simpson ailesi var. Karşınızda sırasıyla; Homer, Marge, Bart, Lisa ve Maggie duruyor. (Başka karakterler için tıklayın)
Bazılarımız bunun Simpson ailesi olduğuna ikna olmak için göz kulak burun gibi detaylara ihtiyaç duyar ama bazılarımız duymaz.
Çocukların ilk yaptıkları resimleri düşünelim. Güneş mavi, çatı dikdörtgen, ağaçlar kırmızıdır. Ama okula başladıklarında; bir anda güneş sarı ya da turuncuya döner, çatı üçgen olur, ağaçlar da yeşillenir.
İlla kalıplaşmış görüntüler istiyoruz gözümüzün önünde. Bunun dışında gördüğümüz şeyleri ya değersiz buluyoruz ya da algılayamıyoruz.
Maria Popova’nın bugünkü ikinci tweeti Japon sanatçı Yayoi Kusama‘nın çizimlerini yaptığı Alis Harikalar Diyarında baskısıyla ilgiliydi. Puantiyelerle dolu bir kitap. Bizim John Tenniel çizimleriyle tanıdığımız kitap bizi alıp bambaşka bir dünyaya bırakıyor. İşte kitapla ilgili bir tanıtım videosu:
Yayoi Kusama kimmiş derseniz…
Yayımlamak üzerine çocuk kitabı seçerken, malesef çoğu zaman alışıldık resimli olanlarına talip olmak zorunda kalıyoruz.
Bundan yaklaşık 5 sene önce çok heveslenerek bastığım bir kitap Gianni Rodari’nin Alis Masallarda adlı kitabıdır.
Çizeri Anna Laura Cantone, İtalya’da ve tüm Avrupa’da çizimleriyle ünlü bir illüstratör. Çizimleri farklıdır, aykırıdır ve çok yaratıcıdır. Gianni Rodari’nin bu öyküsü canı sıkıldığı için masal okuyan ve sonra da kitapların dünyasından çok etkilenen Alis adlı bir kızın öyküsüdür. Alis kitapları okudukça masalların içine düşer ve karakterlerle konuşmaya başlar.
Anna Laura Cantone’nin Alis’i koca burunludur, prensesi kocaman ayaklıdır ve çizmeli kedisi ise pembedir. Ayrıca sayfalara serpiştirdiği kuşlardan biri hep pislemektedir.
Fuarlarda ya da kitabevinde bulunduğum anlarda hep tanık oluyorum. Pek çok annenin bu kitaba tepkisi var. Resimlerini beğenmediklerini ya da çocuklarının korkacaklarını söylüyorlar. Biliyorum ki yaş ilerledikçe, büyüdükçe pek çoğumuzun yaratıcılığı azalıyor ve hayal gücü daralıyor.
Geçen aylarda Gianni Rodari’nin ‘Yağmurcu Prens’ adlı başka bir kitabını daha bastık. Çizimleri bu kez Nicoletta Costa adlı bir başka İtalyan çizere ait. Ama resimler bizim bildiğimiz, tanıdığımız bir hayal dünyasına ait.
Merak edenler için söyleyeyim…Elbette Türk okurların bu kitaba ilgisi çok daha fazla.
1. dönemin bitip şubat tatilinin başladığı gün. Karneler alınmış.
Bilun, Selin ve ben okul çıkışı İstiklal’de turlayacağız.
Önce İstiklal’in başında el sanatları sergisinden kendimize 3 tane bindi alıyoruz.
Bir alnımızın ortasına, bir burnumuzun altına yapıştırıp duruyoruz. Selin sarı ve kıvırcık saçlarıyla bir Hintli’ye asla benzemiyor. Ben ise hafif çekik gözlerim ve çilli yüzümle anca melez olabilirim. En güzelimiz, bir Hintli’ye en benzeyenimiz Bilun oluyor.
Yüzümüzdeki bindilerle İstiklal’de bir aşağı bir yukarı yürüyoruz. Herkes bize bakıyor: Kimi laf atıyor, kimi gülüyor.
1994 yılında bana hypoglisemi teşhisi konmuştu. O yıl tatlıyla aramı kestiğim yıl.
Heralde karnem iyi olmalı ki birlikte İnci Pastanesi’ne giriyoruz.
Üçümüzün yüzünde bindiler.
Büfenin arkasında durup tabaklara profiterol dolduran garsonlardan biri, Bilun’un bir Hintli’ye benzerliğini onaylamak istercesine ona göze kırpıyor. Çok eğleniyoruz.
İnci’nin masalarının dayalı bulunduğu duvar aynalarla kaplı. Aynların birinin kenarındaki çerçeveye bir resim sıkıştırılmış. O zaman oradan buradan bulduğu şeyleri eve götüren, defterine yapıştırabilediklerini günlüğüne yapıştıran biri olarak çaktırmadan resme el koyuyorum.
Günlüğümde resmin altında Bilun’un bir notu var. Resimdeki kadından “Nurullah Hanım” diye söz etmiş.
Sahi kim bu Nurullah Hanım? Nurullah Hanım erkek adı olduğuna göre bu adı kesin biz uydurmuşuz. Ama neden? Ayrıca o resmi oraya kim koymuş?
Bütün bunlar yanıtsız kalıyor; ama, bir zamanlar birinin kızı, sevgilisi belki de annesi olan Nurullah Hanım’ın belleğimdeki İnci Pastanesi imgesi hiç kaybolmuyor.
+++
Film Festivali yaklaşırken, zihnimde Cercle d’Orient görüntüleri geçiyor.
Bu sabah biraz keyif yaptım. İşe gitmeden önce Nero’da durakladım. Muhteşem ikili bir ardaydı: İstanbul film festivali kataloğu ve kahve.
Festival filmlerini tek tek okudum. Uzunca bir listem var. ilerleyen günlerden filmlerle ilgili elbette yazarım.
Bu yıl sinema derslerine konuşmacı olarak Marjane Satrapi’nin gelecek olması beni ayrıca heyecanlandırdı.
Satrapi’nin hemen hemen tüm çizgi romanlarını okudum. Persepolis dışında bir başka favorim de Emroideries. Türkçe’ye ‘Dikiş Nakış’ adıyla çevrildi. Dikiş Nakış, bir ev buluşması sırasında birbirine yakın bir grup kadının o güne kadar anlatmadıkları konular hakkında birbirlerine açılamaları üzerine. İran’da yaşam, kadın olmak, cinsellik, tabular…
Persepolis’in filmini izledikten sonra çok etkilenmiş ve Satrapi’nin kitaplarını toplamaya başlamıştım. Kendisinin hem yazıp hem çizdiği çocuk kitaplarını da o sırada keşfettim. Hatta bu kitaplardan birini CANAVARLAR KEDİLERDEN KORKAR adıyla bastık (Marsık Yayıncılık).
Masal, Marie adlı küçük bir kızın karanlıktan korkmasını konu ediyor. Marie canavarların, gökyüzünde ay varken onu rahatsız etmediklerini fark edince, ayı kesip odasında tutsak etmeye karar veriyor ve bir anda kente bir kargaşa başlıyor…
Festivalde, bu yol Satrapi’nin uzun metrajlı filmi Chicken with Plums(Azrail’i Beklerken)’ı izleme olanağı da bulacağız.
1) 9-11 Mart 2012 tarihleri arasında İstanbul’da, 14. Dünya Salon Atletizm Şampiyonası gerçekleşti.
2) Salon atletizmi kapalı alanlarda yapılıyor. Branşları: 60 metre, 400 metre, 800 metre, 1500 metre, 3000 metre, 60 metre engelli, 4×400 metre bayrak yarışı, heptatlon-pentatlon, uzun atlama, üç adım atlama, yüksek atlama, sırıkla atlama, gülle atma.
3) Yüksek atlamada koşarak hız alınır ve yatay duran sırığın üzerinden köprü şeklinde atlanır. Önemli bir kural atlamadan hemen önce yapılan sıçrayışın tek ayak üzerinde olması.
4) Sırıkla atlama da bükülebilen fiberglass sırıklar kullanılıyor.
5) Bayrak yarışı sopasının adı stafet. Erkekler 4×400 koşusu geleneksel olarak bütün pist oyunlarının son yarışı. Sopa değiştirirken sporcular arasında görsel temas olmamalı.
6) Bayanların attığı güllenin ağırlığı 4kg, erkeklerinki ise 7.26 kg.
7) Aslında atletizmde çok eski yıllara dayanan başarılarımız var. 1939 yılında Balkan Oyunlarında 100 metre ve 200 metre’de milli atlet Muzaffer Baloğlu altın madalya kazanmış. (Muzaffer Baloğlu, çok yakın arkadaşım Çağla’nın dedesi. Adının üzerine tıklarsanız harika fotoğraflarla dolu bir pdf dosyası bulacaksınız.)
8) Süreyya Ayhan. 2000-2004 yılları arasında aldığı başarılarla bir anda gurur kaynağımız haline gelmişti. Ancak daha sonra doping kullandığı gerekçesiyle Uluslarası Spor Tahkim Mahkemesi tarafından ömür boyu pistlerden men cezası aldı (2009).
9) Elvan Abeylegesse. Türk atletizmine 2008 Pekin Olimpiyatlarında ilk gümüş madalya kazandıran Etiyopya asıllı atlet. Orta ve uzun mesafe koşucusu.
10) Karin Mey Melis. Güney Afrika asıllı Türk atlamacı. 2009 Dünya Atletizm Şampiyonası’nda üçüncü olarak bronz madalya kazandı ( üç adım atlama)